
Merve Hanım: ?Mesnevî-i Nûriye?deki şu cümleleri izah eder misiniz:
1- ?Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman Hâlık-ı Rahman-ı Rahim?in ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir?
2- ?Hem de, afakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur; içine dalma boğulursun.?
1- ?Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîm?in ilminde, meşhûdunda, mâlûmunda bâkî kalmaklığın senin bekân için kâfîdir.? 1
İnsan fânîdir. Dünya hemen her bakımından insanı yiyip söndürmeye hazır bir potansiyele sahiptir. Üzerindeki fenâ damgası insanı durmadan hırpalamaktadır. İnsan âcizdir, yalnızdır, kimsesizdir.
Oysa ?Allah?a Îmân? gibi bir güç ağı ve kudret bağı insanın yanı başında hazır durmaktadır. İnsan el verdiğinde elinden tutacak, gönül verdiğinde gönlünü sonsuz şekilde kavrayacak bu îmân aydınlığı kendisine şah damarından daha yakındır. İnsan bir tek yönelişle, tek bir niyetle, hâlis bir teveccühle, katıksız bir samimiyetle bu dev âsâ aydınlığa kavuşabilir ve artık fenâ rüzgârlarının can yakıcı darbesine mâruz kalmaktan kurtulabilir.
Aksi takdirde, geleceğin yokluk, ölüm ve ayrılık taşlarıyla örülü yolları, insanı her gün yıkmakta, her gün soldurmakta, her gün bitirmekte, her gün ölmeden öldürmektedir. Varlıktan kopma düşüncesi dayanılmaz bir keder halinde insanoğlunun her gün gözünü karartmakta, her gün yüreğini yakmaktadır.
Oysa insan îmânda ne yüksek varlık olduğunu, Allah?a yönelişte ne sonsuz hayat müjdesi gizlendiğini, Allah?ın rızâsında ne erişilmez saadet bulunduğunu bir bilse, bir bilse, bir bilse... Hiç îmâna karşı öyle kayıtsız kalabilir mi? Hiç Allah?a karşı böyle duyarsız davranabilir mi? Hiç Allah?ın emirlerine karşı böyle umursamaz olabilir mi? Hiç Allah?ın rahmetine karşı böyle ilgisiz bulunabilir mi?
Öyle ki ölümle insan fenâya, yok olmaya, mahv olmaya, çürümeye, erimeye, bozulmaya, dağılmaya gitmiyor. Ölüm hiçbir şekilde dağılmak ve bozulmak değildir. Dünyadan ayrılmak hiçbir biçimde yok olmak ve mahv olmak değildir.
Unutmamalıdır ki insan cisim itibariyle her sene değişmekte, her sene başkalaşmakta, her sene vücudunun yapı taşı olan hücrelerini bir yandan atarken, diğer yandan tazelemektedir. Bu bir yok oluş süreci değil, bir yenilenmek ve tâzelenmek sürecidir. Yaratılış faaliyetinin devam edişidir. Kudretin insanı ilmek ilmek işlemesi ve yeni hayatlara mazhar kılmasıdır. Bir gün gelip vücud elbisesi birden bire ruhumuzdan boşanırsa, veya ruhumuz bir et ve kemik kafesten ibâret olan cisim yuvasından çıkar giderse, yani ölüm dediğimiz şey başımıza gelirse biz yok mu olacağız? Fenâ mı bulacağız? Cismimizin çürüyüp dağılması bizim de dağılmamız, çürümemiz ve hayatı terk etmemiz demek mi olacak? Yoksa hayat yeni bir tarz ve biçimde devam mı edecek?
İşte Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu sorulara cevap veriyor. Diyor ki: Sen bazı yönlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîm?in ilminde, görüşünde, bilgisinde yok oluyor değilsin, fenâ buluyor değilsin. Allah?ın ilminde ve görüşünde var olman ve bunu îmân cihetiyle hissetmen, sana varlık ve bekâ olarak yeter.
Nitekim, Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîm ezelî ilim Sahibidir, ezelî görüş ve bilgi Sahibidir. Bundandır ki, insana ebediyeti ve bekâyı vaad etmiştir.
2- ?Hem de, âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur; içine dalma, boğulursun? 2
Âfâkî tefekkürden maksat, insanın dış dünyaya, yani tabiata, dünyanın yapısına, yıldızların şekline ve şartlarına, zerrelerin ve kürelerin özelliklerine, yani kâinâtın maddî olarak varlığına çokça dalması ve kendini unutması; kendini ve iç dünyasını ihmal ettiği için dış dünyadaki bulgularını inanç dünyasıyla birleştirmeksizin kuru bir bilgi yığını haline getirmesidir.
İnsan bütün dış bilgilerini îmânıyla ve Tevhid inancıyla birleştirmelidir. Allah?ın isimlerinin bir bütün olarak tecellî ettiğini görmeli ve îmân etmelidir. Üstad Hazretlerinin bir diğer ifâdesiyle, Kadîr ve Hâlık isimlerinin tecellîlerini inkâr edemediği için gören, fakat bu tecellîleri Alîm ismiyle birleştiremeyen, yani bu tecellîlerin arkasında bilen bir yaratıcı olduğu hakîkatine îmân etmeyen insan, gaflet ve dalâlet bataklığına düşer.3
Daha çok iç âlemine dönen, kendisini tanımaya gayret eden, dış âlemden aldığı bilgileri kalbî tefekkürüyle birleştiren ve doğru yorumlayan insan ise, Allah?ın varlığı ve birliği inancını rahatlıkla kavrar. Aksi takdirde dış âlemdeki çokluklar ve dağınık bilgiler insanın fikrini dağıtacak, insana evham verecek, enâniyetini ve benlik duygusunu kalınlaştıracak ve gafletine kuvvet verecektir. Bu çiğ ve kuru bilgiler tabiat bataklığına düşmesini kolaylaştıracaktır. İşte insanı dalâlete götüren çokluk yolu budur.
Dipnotlar:
1- Mesnevî-i Nûriye, s. 206.,
2- Mesnevî-i Nûriye, s. 125.,
3- Sözler, s. 301.

Osman Bey: ?Selâm nedir? Ne değildir? Ehemmiyeti ve fazileti nedir? ?İlk selâm vermeyen ile konuşmayın? tarzında hadisler var mıdır? Varsa açıklar mısınız??
Selâm Allah?ın isimlerindendir. Kullarını tehlikelerden sâlim kılan, mahlûkatına esenlik ve selâmet veren Allahü Zülcelâl (cc), Selâm?dır. Cenâb-ı Hakk?ın Kendi Zât-ı Akdes?i her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan sâlim ve münezzehtir.
Ebû Hüreyre?nin (ra) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Selâm ismi1 Kur?ân?da da geçer. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: ?O Allah ki, Kendisinden başka İlâh yoktur. Melik?tir, Kuddûs?tür, Selâm?dır.? 2
Bizler her namazdan; sağımızdaki ve solumuzdaki insanlara, cinlere ve meleklere selâm vererek çıkarız; selâmdan hemen sonra da Allah?ın Selâm olduğunu dile getiririz, gerçek selâmın, huzurun ve esenliğin Allah?tan geldiğini zikrederiz. Yani ?Allahümme ente?s-Selâmü ve minke?s-Selâm.....? deriz ki, bu sünnettir.
Eğer içimizde bir yaşama neş?esi varsa, eğer hayattan huzur bulabiliyorsak, eğer yeri geldiğinde dağ gibi acılara sabredebiliyorsak, eğer yüzümüzden gülücükler eksik olmuyorsa bütün bunlar Allah?ın ?Selâm? isminin üzerimizdeki hâkimiyetinden ve tasarrufundandır. Bedîüzzaman?a göre, fırtınalı dünya yüzünün tahrîbâtından ve yıkımından hiçbir şeyini kurtaramayan ve her bir şeyini kaybedip elinden çıkaran insan, bâkî bir esenlik, selâmet ve huzur aramakta; aradığı huzuru da Kur?ân?da bulmaktadır. Çünkü Kur?ân, malını ve nefsini Allah için harcayan her insanın ?dârü?s-Selâm? olan ebedî Cennete kavuşacağını müjdelemektedir.3 Bâkî yolunda sarf edilen geçici ömürler, bâkî bir ömre inkılâb etmektedir.4
Kur?ân, Cennete giren insanlara Rabb-i Rahîm?den ?selâm? geleceğini ve onları eşsiz bir huzur ve esenliğe sevk edeceğini bildirir.5 Esasen Cennet dârü?s-Selâm?dır, yani selâm yurdudur.
Bir sevdiğimizle karşılaştığımızda ona en güzel duâmız, Allah?ın selâmının, huzur ve esenliğinin üzerine olmasını dilememizdir. Ki bunu ?Esselâmü Aleyküm? diyerek yaparız. ?Esselâmü Aleyküm? kelimesi bu dilek ve duâmızı dört dörtlük karşılamaktadır. Peygamber Efendimiz (asm) bize, Cennettekilerin de, dünyadakilerin de selâmlarının ?Esselâmü Aleyküm? ibâresi olduğunu bildirmiştir ki, Allah?ın ?Selâm? isminin tasarrufunu üzerimize istemekten daha tabiî ve fıtrî bir duâ ve selâmlaşma ifâdesi düşünülemez.
Hazret-i Âdem (as) yaratılıp Cennete konulduğunda Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: ?Meleklerden oturmakta olan şu topluluğa var da onlara selâm ver. Selâmını nasıl alacaklarını iyi dinle. Çünkü onların selâmı alış biçimleri senin ve neslinin selâmlaşma biçiminiz olacaktır.?
Hazret-i Âdem (as) melekler topluluğuna yaklaştı ve:
?Esselâmü Aleyküm? dedi. Melekler:
?Esselâmü Aleyke ve Rahmetullah? dediler.6
Peygamber Efendimiz (asm) Mi?rac?a çıktığında Cenâb-ı Hak ile selâmlaşmaları da aynı mübârek lâfızlarla oldu: Peygamber Efendimizin (asm) varlıkların tahiyyat ve salâvâtlarını bildirmesi üzerine Cenâb-ı Hak:
?Esselâmü Aleyke eyyühe?n-Nebiyyü ve Rahmetullahi ve berekâtüh.? buyurdu.
Peygamber Efendimiz de (asm) Allah?ın selâmını:
?Esselâmü Aleynâ ve alâ ibâdillahi?s-sâlihîn.? diyerek aldı.7
Allah Resûlü (asm) selâmı aramızda yaygınlaştırmamız gerektiğini8, Allah?ın rızâsının ve rahmetinin selâmı ilk veren üzerinde bulunduğunu9, bineklinin yürüyene, yürüyenin oturana, azın çoğa, küçüğün büyüğe selâm vermekle mükellef olduğunu10 kaydeder. Ashab-ı Kiram da çarşıda hiç işleri olmadığı halde, sırf selâmlaşmak ve Allah?ın rahmeti ve selâmı duâsına mazhar olmak için çarşıya çıkarlar ve selâmlaşırlardı.11
Selâm ile Müslüman?ı Allah?ın vereceği huzur ve saadete havâle etmiş olmaktayız ki, bir Müslüman hakkında bundan daha büyük ?duâ? düşünülemez.
Bu mânevî faydaları sağlamak için ise ancak ?Esselâmü Aleyküm? veya ?Selâmün Aleyküm? ibâresiyle selâm verilmeli ve ?Ve aleykümü?s-Selâm? veya ?Ve aleykümü?s-Selâmü ve rahmetullahi ve berekâtüh? ibâreleriyle selâm alınmalıdır.
Sünnet olan budur.
Dipnotlar:
1- Tirmizî, Daavât, 86.
2- Haşr Sûresi, 59/23.
3- Tevbe Sûresi, 9/111; Yâsin Sûresi, 36/58.
4- Sözler, s. 31, 32.
5- Yâsîn Sûresi, 36/58.
6- Rıyâzu?s-Sâlihîn, 843.
7- Şuâlar, s. 87.
8- Rıyâzu?s-Sâlihîn, 845, 846.
9- Rıyâzu?s-Sâlihîn, 855.
10- Rıyâzu?s-Sâlihîn, 854
11- Rıyâzu?s-Sâlihîn, 847
Günahların Bağışlandığı Ay Geliyor Konusu konusunu; Ramazan ve Oruç Kategorisine 2011-10-24 0:39:10 tarihinde günahları en çok
arananıyla birlikte eklenmiştir.
Konu ile İlgili Diğer ayrıntılı içerikleri Ramazan ve Oruç kategoriden bulabilirsiniz.
Abdullah Bey: ?Peygamber Efendimiz (asm), ?Kim Ramazan ayını Allah?tan sevap umarak tutarsa geçmiş günahları af olur? buyuruyor. Bu müjdeyi nasıl anlamalıyız??
Bir rahmet ve mağfiret ayının daha kapısını çalmak üzereyiz. Rahmetin dünyamızı kuşattığı, mağfiretin günahlarımızı yok ettiği, günahlarımızın bağışlandığı ve Cehennemden kurtulduğumuz Ramazan ayı geliyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle Ramazan ayı ahiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır ve uhrevî hâsılat için gayet münbit bir zemindir. Ve amellerin artarak katlanması için bahardaki Nisan yağmuru gibidir. Ve Allah?ın rububiyet saltanatına karşı insanın kulluğunun resmigeçit yaptığı kudsî bir bayram hükmündedir.1
Ramazan-ı Şerif ayındaki oruçla kulun bütün günahlarının affedilmesi bu açıdan kula yepyeni bir beyaz sayfa açıyor. Kim bağışlanmak isterse, kim günahlarının kirinden arınmak isterse, kim mahşer günü mahcubiyetinden kurtulmak isterse, kim sırat köprüsü sıkıntısından kurtulmak isterse, kim Cehennem ateşinden âzâd olmak isterse, kim Resûlullah?ın (asm) şefaatine ermek isterse, kim Allah?ın rızasına nail olmak isterse, kim Cennete Reyyân kapısından girmek isterse Ramazan ayı orucunu tutmalıdır. Bu haberi Kütüb-i Sitte?de bulmak mümkündür. Yani haberin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Yeter ki, bizim bağışlanma isteğimizden ve Allah?ın rızasını kazanma samimiyetimizden şüphemiz olmasın!
Şimdi konuyla ilgili haberlerin ve müjdelerin bir kısmını buraya alalım:
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdular ki:
* ?Beş vakit namaz kendi arasında, bir Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar, bir Ramazan diğer Ramazana kadar hep kefarettirler. Büyük günah işlenmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.?2
*Talha İbnu Ubeydillah (ra) anlatıyor: ?Beli kabilesinden iki kişi Peygamber Efendimiz?in (asm) yanına geldiler. İkisi beraber Müslüman olmuştu. Biri diğerinden gayretliydi. Bu adam, bir gazveye iştirak etti ve şehit oldu. Öbürü, ondan sonra bir yıl daha yaşadı. Sonra o da öldü.
Talha (devamla) der ki: ?Ben rüyamda gördüm ki: Ben Cennetin kapısının yanındayım. Bir de baktım ki yanımda o iki zat var. Cennetten biri çıktı ve o iki kişiden sonradan ölene, Cennete girmesi için izin verdi. Aynı vazifeli zat, bir müddet sonra yine çıktı, şehit olana da Cennete girme izni verdi. Sonra, adam benim için geri geldi ve: ?Sen dön, senin Cennete girme vaktin henüz gelmedi!? dedi.
Sabah olunca Talha bu rüyayı halka anlattı. Herkes bu rüyada şehid olan zatın Cennete sonradan girmesine şaşırmıştı. Bu, Resûlullah?a (asm) kadar ulaştı. Peygamber Efendimiz (asm):
?Bunda şaşacak ne var?? buyurdular. Halk:
?Ey Allah?ın Resulü! Bu zat din için çalışmada öbüründen daha gayretli idi ve şehit oldu. Ama öbürü Cennete bundan evvel girdi? dediler. Bunun üzerine Resûlullah (asm):
?Berikisi ondan sonra bir yıl hayatta kalmadı mı?? buyurdu.
?Evet!? dediler. Peygamber Efendimiz (asm):
?Ve o Ramazan ulaşıp oruç tutmadı mı, bir yıl boyu şu kadar namaz kılmadı mı?? buyurdu. Halk yine:
?Evet!? deyince, Resûlullah (asm):
?Şu halde ikisinin arasında bulunan mesafe gök ile yer arasındaki mesafeden fazladır!? buyurdular.?3
Kul bir yandan eksikliklerini telâfi etme gayreti içinde olur; bir yandan da tevbe ve istiğfarda bulunur. Yapmadığı ibadetleri Allah?a bir fıtrat borcu bilir ve kazaen yapmaya başlar. Günahlarından pişmanlık duyar ve Allah?ın bağışlayıcı olduğunu bilerek Allah?a döner. Bu esnada yeniden günah işlememeye çalışır. Eğer işlerse, acziyetini ve zaafiyetini teslim ederek, yeniden Allah?ın af ve bağışlamasına sığınır. Yani kul için af ve bağışlanma kapısı ölene kadar kapanmaz. Kul, Allah?ın bağışlayıcı olduğunu bilir, ümidini kesmez; kendisine düşen vazifeleri de, gücü yettiği kadar yapar ve Ramazan ayı geldiğinde de orucunu tutarsa inşâallah bütün günahları bağışlanır. Verilen müjde budur.
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 682.
2- Müslim, Taharet 14, (223); Tirmizî, Salat 160, (214).
3- Kütüb-ü Sitte, 1186. (3925) (7173).
Rahmet Ayı Evimizde Konusu konusunu; Ramazan ve Oruç Kategorisine 2011-10-24 0:38:56 tarihinde Çünkü en çok
arananıyla birlikte eklenmiştir.
Konu ile İlgili Diğer ayrıntılı içerikleri Ramazan ve Oruç kategoriden bulabilirsiniz.
Zaman korkunç bir fırtına! Her şeyi sürükleyip sonsuzluklar ülkesine götürmekte. Dünyamız, mahşer meydanı etrafında titiz bir dâire çizerken, üzerinde yaşayanlara her fırsatta Mahkeme-i Kübrâ?yı, hesabı, büyük sorguyu ihtar edercesine deprenmekte, her fırsatta asık ve ekşi yüzünü göstermekte, her fırsatta sert mîzâcıyla celâl ve izzet Sahibi Rabb-i Zülcelâl?i hatırlatmakta.
Yuvarlanıp giden dünyamız içinde biz de varız. Biz de dünyamızla birlikte sür?atle, sağa sola sapmadan, ebediyete doğru yol almaktayız. Dehşetli bir yolculuk, dem ve damarlarımıza işlemiş. Gidiyoruz. Aldanmakta çâre yok.
Yolumuzu bazen rahmet ve mağfiret günleri de kesmese, nice olurdu hâlimiz Yâ Rab? Günahlarımızla, isyanlarımızla, cürümlerimizle, hatâlarımızla, kusurlarımızla, noksanlıklarımızla, hâlimiz ne olurdu? Zât-ı Zülcelâl?ine sonsuz şükürler olsun ki, rahmetin var! Cemâl Sahibi Zât?ına sınırsız hamd ü senâlar olsun ki mağfiretin var! Kemâl Sahibi Zât?ına hesapsız minnettârız ki, bizimle günahlarımızla, kusurlarımızla, zaaflarımızla değil; affınla, bağışlamanla, muhabbetinle, lütfunla, merhametinle muâmele buyuruyorsun.
Rabb?im; bu kıymet biçilmez rahmet günlerine bizleri ulaştırdın; kadir ve kıymetini bilmeyi de nasip ve müyesser kıl. Bizleri ?kıymet bilmeme? vahâmetinden koru! Bizleri ?kadir bilmeme? körlüğünden muhafaza buyur! Bizleri nankörlük belâsından halâs eyle! Rabb?im, bizleri şükredenlerden eyle. Âmin.
Bu sabah uyandık ki, rahmetin gölgesi üzerimize düşmüş. Rahmet, yolumuzun üzerinde. Hani yolda sokakta yürürken, elimizi uzatsak ona ulaşacağız, gözümüzü ve gönlümüzü açsak ona ereceğiz, yüreğimizi yoklasak onu yüreğimizde bulacağız. Çünkü o bize canımız kadar yakın, ruhumuz kadar bizim içimizde, kalbimiz kadar bizim derinliğimizde. Biz onunla olabilirsek eğer! Çünkü o Allah?ın kâinâtı ihâta eden, âlemleri kuşatan, dünyayı ve âhireti kabzası içine alan Rahmân ve Rahîm isimlerinin eseri. Çünkü o Kur?ân ay?ı, Rahmet ay?ı, Ramazan ay?ı, Oruç ay?ı. Bizi ona, varlığımızı ibâdetine, rûhumuzu rahmetine, duygularımızı muhabbetine eriştiren Rabb-i Rahîm?e kâinâtın zerrâtı adedince hamd ü senâlar olsun.
***
Bu ayda Kur?ân arzımıza indi, aramıza indi, gönlümüze indi. Onun inişini farz oruçla kutlamak ve tebrik etmek ne büyük kadirşinaslık! Bu bir ay?ın içini gelin, Kur?ân?la dolduralım. Onu defalarca okuyalım; üzerinde düşünelim; âyetlerini tefekkür edelim; mesajlarını alalım; Sâni-i Zülcelâl ile bire bir muhatap olalım; O?na yönelelim, O?na müteveccih olalım; O?nun marziyâtının, râzı olduğu şeylerin ve bizden istediklerinin ne olduğunu öğrenelim; O?nunla dolalım; O?nunla taşalım bu ay.
***
Bu ay Rahmet ayı. Rahmet bekleyen, rahmete muhtaç ve rahmete muntazır bizler, küçüklerimize, büyüklerimize, yaşlılarımıza, hastalarımıza, kimsesizlerimize, yetimlerimize birer ?merhamet meleği? kesilmeyi ihmal etmeyelim. Ağlayan çocuktan, düşen yaşlıya kadar; inleyen hastadan, hüzünsüz günü geçmeyen garip ve kimsesizlere kadar her yürek sahibi, ilgi ve merhamet alanımıza muhakkak girsin. Onlara yüzümüz bir başka gülsün, gönlümüz bir başka eğilsin, kucağımız bir başka açılsın, ellerimiz bir başka uzansın, yüreğimiz bir başka çarpsın bu ay.
Yaklaşalım ki, Allah?ın yakınlığını kazanalım. Merhamet edelim ki, Allah?ın rahmetine nâil olalım. Sevelim ki Allah?ın rızâsına erelim. Verelim ki, Allah?ın sonsuz ikrâmlarına erişelim. Kucaklayalım ki, Allah?ın şefkatine ulaşalım. Allah?ın izni ile, inâyeti ile, bereketi ile.
***
Rahmet ayının bütün İslâm âlemi ve bütün insanlık için hayra, muhabbete, sevgiye, dostluğa, barışa, kardeşliğe vesîle olmasını Rabb-i Rahîm?den niyaz ederim. Bu ay hürmetine niyaz edelim ki, Müslümanların, mâsumların ve mazlûmların üzerinde dönüp duran kara bulutlar dağılsın, savaşlar kalksın, hîleler, hurdalar, tuzaklar nihâyete ersin, adâvetler son bulsun, husûmetler bitsin, dargınlıklar ve kırgınlıklar gönül bahçemizden kovulsun.
Mübârek Ramazanınızı tebrik ederim. Farz orucunuzu tes?îd ederim. Her şey gönlünüzce olsun. Kalbinize, rûhunuza, evinize, barkınıza, yuvanıza, işinize, dünyanıza, âhiretinize nûr ve bereket dolsun.
Orucumuz Ve Ahlâkımız Konusu konusunu; Ramazan ve Oruç Kategorisine 2011-10-24 0:38:42 tarihinde Böylece en çok
arananıyla birlikte eklenmiştir.
Konu ile İlgili Diğer ayrıntılı içerikleri Ramazan ve Oruç kategoriden bulabilirsiniz.
?S? rumuzlu okuyucumuz: ?Oruç ile güzel ahlâk arasında nasıl bir ilişki vardır??
Güzel ahlâk, insan nefsinin ve şeytanının pek hoşuna gitmez. Çünkü güzel ahlâkta nefsin hoşlanmayacağı diğergamlıklar, fedakârlıklar, hasletler ve iyi huylar var. Bu güzel huyların hemen hepsi, nefsin isteklerine rağmen yapılır. İnsan nefsi bir enaniyet, benlik ve kendi benine düşkünlük uzmanıdır. İlk insandan günümüze kadar insanlığın yükselişinde hep ayak bağı olan, Kabil?e Habil?i öldürten, Şeddadları, Nemrutları, Firavunları, Deccalları netice veren nefis, terbiye edilmediği takdirde bizim ayaklarımıza dolaşmaktadır. Nefis terbiye edilmek istememekte, kendisini hür ve serbest bilmekte, vehim de olsa kendisini Rab görmekte, dilediği gibi yaşamak istemektedir. İmtihanın şiddetinden olacak; bu ilkel istekler nefsin tabiatında vardır.
Nefis, birisi tarafından hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Birazcık serveti, gücü, kudreti ve şerefi de varsa, gaflet de yardım etmişse, artık Allah?a ait olan ne kadar güzellik ve iyilik varsa gasp etmekte, kendinden zannetmekte, Allah?ın nimetlerinin kendisine verilmek zorunda olduğunu düşünmekte ve eline geçirdiğini şükürsüzce,?söz meclisten dışarı?hayvan gibi yutmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerine göre Ramazan-ı Şerifte ise, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mülk sahibi değil, bir başkasının mülkünde çalışan bir köleden ibarettir! Hür ve serbest değil, emre boyun eğmekle yükümlü bir kuldan ibarettir! Çünkü emir gelmediğinde yemek ve içmek gibi en adi ve en rahat bir şeyi de yapamadığını, elini suya uzatamadığını görmüştür artık! Böylece mevhum Rabliği kırılmakta, hayâlî saltanatı yerle bir olmakta; kulluğunu takınmakta, hakikî vazifesi olan şükür içine girmektedir.
Bediüzzaman?a göre, kulluğunu takınan nefsin kötü davranışlarından vazgeçmesi ve güzel ahlâk sahibi olması önemlidir. Çünkü insan yaşadıkça nefsinin hastalıkları bitmez. İnsan nefsinin bir diğer hastalığı da kendisini unutarak, mahiyetindeki hadsiz acizliği, sonsuz fakirliği ve şiddetli kusuru görmemesi veya görmek istememesidir. Üstelik oldukça zayıf, tamamen yok olmaya maruz ve her zaman her türlü derde hedef bulunduğunu, çabuk bozulan ve dağılan et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmemesi; adeta çelikten bir vücudu varmış gibi kendisini ölümsüz ve ebedî zannetmesidir. Böylece nefis şiddetli bir hırs ve tamâ ile ve sıkı bir alâka ve muhabbetle dünyaya atılmakta; kendisini yüksek bir şefkatle terbiye eden Yaratıcısını unutmaktadır. Niçin yaratıldığına aldırmamakta, hayatının gayesini ve neticesini nazara almamakta, âhiret hayatına hazırlığı düşünmemekte; bundan dolayı da kötü ahlâk içinde yuvarlanıp gitmektedir!
İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve en inatçılara da zayıf, aciz ve fakir olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü insan nefsi, oruçla açlıktan dolayı midesini düşünmeye başlıyor; Allah?ın yarattığı ve ikram ettiği nimetlere midesinin ne kadar ihtiyaç duyduğunu hissediyor; o çelikten zannettiği vücudun ne derece zayıf ve çürük bulunduğunu kavrıyor; Allah?ın rahmetine, merhametine ve şefkatine ne kadar muhtaç olduğunu tam anlıyor! Böylece nefis firavunluğu bırakıyor!
Nefsi firavunluktan vazgeçen adam, eğer gaflet kalbini bozmamış ise, acizliğini ve fakirliğini tam kavrayarak Allah?ın dergâhına sığınmaya bir arzu hissediyor ve manevî bir şükür eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanıyor. 1
Dipnot:
1- Mektûbât, s. 389, 390.